Ana Sayfa Hikaye Beşiktaşlı Mehdi'nin Öyküsü
Beşiktaşlı Mehdi'nin Öyküsü Yazdır E-posta
site - Hikaye

Etkileyici bir öykü hoşuma gitti, sizlerle paylaşmak istedim, sevgilerle, Biraz uzun ama...

*BEŞİKTAŞLI MEHDİNİN ÖYKÜSÜ*

 

İstanbul viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız
bahtsızlar takılır. Parası olmayanların kaderleri değişmese de yerlerinin
değistiği bir başlangıç, ya da sondur burası. Hele öğlen kalkan ya da öğlen
ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma direncinizin ilk test
yeri yine bu otogardır. Öğlen ezanı okunuyordu. Nisan'dı ama hala kaşkollara
sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek
ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin'e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından
son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj
kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını
arka kapıdan uzatıp bağırdı.
-22 numara, 22 numara....
22 numara yoktu. Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona.
Ambulanstan, gözaltına kadar sakallı bir adam indi. Muavine el kol yapıp
otobüsü durdurdu. Muavin
-Bagaj var mı?
Adam
-Yok, ama cenazem var dedi.


Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrar yerleştirmek
demekti bu. Peron zili çaldığı halde Artvin otobüsü hala bagajlarını
topluyordu. Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan
perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni.
Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobus yola düştü.
22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. Müsade isteyip yerine oturdu.
Yanındaki yolcu merakını kustu hemen,
-Allah rahmet eylesin, yakınınmıydı?
Adam düşündü uzun uzun, 'Mehdi' benim neyim oluyor diye. İçini çekip,
-Kardeşimdi, dedi.
Otobüs köprü üzerinden geçiyordu. Adam içinden, ' Mehdi, son kez hisset
boğazı' diye geçirdi. Uzun yol başlıyordu. Adam kitabını açıp okumak
istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah
çekiyordu.
-Kaç yaşındaydı? diye sordu yolcu.
Adam,
-Tam olarak bilmiyorum, ama ben yaşlarındaydı.
-Yahu kardeşim diyorsun yaşını bilmiyorsun diyerek hayret dolu çıkıştı
yolcu.
 -Kardesim dediysem, öyle değil diye cevap verdi adam.
-Ya nasıl? dedi yolcu.
Uzun bir sohbet başlıyordu, otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken.
-Mehdi'yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt
koğuşlarda, 1980 fraksiyonunun koğuşlarında kalıyordu. Orada kavga çıkınca
bizim koğuşa postaladılar.
1980 fraksiyonu ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan kimse yüzüne
bakmadı Mehdi'nin. En dipte benim ranzanin sağ altına yatırdılar onu. Birkaç
ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada
yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize katılmazdı, 'annamam öyle seylerden'
der kenara çekilirdi.


Anladım ki fraksiyoncu filan değil. Bir harita metod defterine gazetelerden
resimler kesip yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında Jandarma o
defteri bulur yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden her seferinde yeni defter
bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın
tiyosu geldiğinde haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma
döşek altını açıp defteri bulamayınca Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona
aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını.
Herhalde karı-kız resimleridir, helâ için malzeme yapıyordur diye
düşünüyordum. Öyle ya Jandarma bulur bulmaz paramparça ediyordu defteri.
Işıklar sönünce zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta
kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde don, sigara sarılıp
getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa
ayıklanmış, içlerinden ne kadar Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip bu
deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği
vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş buruşukluktaydı. Ama
herbirinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti.
İlginç gelmişti bana Mehdi.


Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolunuma soktuğum defteri arkadan
sıkıştırdım eline.
Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan
damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti.'Sağol' dedi.
Sigara tuttum ona. Çömeldik. 'Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin
mapushanesinde' dedim. 'Vallahi ben de bilmiyorum, neci olduğumu ben de
bilmiyorum' dedi Mehdi. 'Peki anlat o zaman' dedim. Kimseye demek yok ama,
söz mü?' dedi. 'Söz' dedim.
Eylül 80 yılıydı. Malum, stad bir tane. Ülke bir savaş yasıyor ama bizim
derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık, sabahlıyoruz
kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım
somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka
tarafina, Dolambahçeye, Spor Sergiye. Ben gece üç gibi Maçka'dayım.
Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, numayiş
yapacaklarmış, dikkat et dediler.
Bıçkın delikanlıyız o zamanlar, semtimizde numayişe tahammülümüz yok elbet.
Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara
tezahürat yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm. On
kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini iyileştiririm dedim, ama
beni görunce öcü görmüş gibi kaçmaya başladılar, ben de arkalarından.
Meğer benim hemen arkamda polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum,
polis hepimizin arkasından koşuyor. Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar
durdular, elleri havada, ben hala bana teslim oldular diye havalardayım.
Polis arkadan ışık tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan
'at elindeki silahı' diye bagırıyor, ben kala kaldım. İçimden sıçtık şimdi
dedim ama yırtarız. Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf saf bir
adam, polis minibüsünde Gayrettepe'ye vardık. Nezarete oturduk, 'geçmiş
olsun'laştık. Çocuklar duvara yazı yazacaklarmış meğer, ben onları ne
zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem
diyorum hala.
Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu
arkamdan biri. Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu
anlattım güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, iyi beklememişsin maçı nasılsa
koyacaz size dedi.
Ağırıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı
ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı. Tehditler savurdu bana. Hadi lan
ikile, kodumun hırsızı dedim arkasından. Sabah dokuz gibi sorguya aldılar
teker-teker.
Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası işte. İçim rahat, ifadeyi verip
gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızı da aldılar odaya, oturdu
karşımda. Burnu tamponlu, sargı içinde. N'oldu lan yetmedi mi dedim.
Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, nezaretten laf
almaya karışmış, nasıl yedim bu numarayı diye kendi kendime kızdım. Diğer
çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama bizim kırık burun davasından
'memura karşı koyma ve darptan' kalakaldık.
Maç gitti, ama asil giden benim hayatımdı. Asker ertesi gün darbe yaptı.
Memurun raporuna göre hala ben örgut uyesi zanlısıydım. Darbenin ilk
günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o
koğuş senin, bu koğuş benim.
Her koğuş derdimi anlattıkça bana ajan muamelesi yaptılar. Ben de kimseyle
konuşmamaya başladım. Dışarıda hala bizim tribunden avukat çocuklar
uğraşıyormuş ama yakalandığım grup çok sivriymiş, çok vukuatı varmış,
yırtamaz demişler.
Ben de bir umuttur bekliyorum iki yıldır, ama şu gardiyanlara gıcık
oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden ne zaman maç kaybetse Beşiktaş abuk
subuk hareket yapıyorlar, ben de dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım,
ağzımda diş kalmadı.
Otobus otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa
hikâyenin devamını dinlemek için altına işemeye razıydı. İkide bir 'vah,
vah' diyor, yorum yapmak istiyordu.
Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak
mıdır diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste,
hızlı,hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı, otobüs mola yerinden ayrıldı.
Meraklı kulaklar dikildi, VCD'de oynayan filmi kimse seyretmez olmuştu. Adam
devam etti.
Mehdi'nin bir arkadaşı olmuştu artık.
Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. 'Bize katıl' dedim ona. Anlamam o
işlerden, sevmem o işleri dedi. 'Olsun vakit başka türlü geçmez, gel otur
akşamları sen de tartış bizimle' dedim. Koğus sorumlumuza durumu anlattım.
'Ajan olabilir' dedi. Ben kefil oldum Mehdi'ye. Oturdu o akşam bizimle.
Kısmetsiz Mehdi'nin ilk gecesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma
yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan
gözle Mehdi'yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile,
sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı.
Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında
tartışma yapılacaktı geceyarısı. Okuma bitti. Bölüm bölüm herkes koğuş
sorumlusunun sorduğu sorulara yanıt veriyordu.
Sıra Mehdi'ye geldi.


Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi'nin sorumluluğunun bende
olduğunu düşünerek başıma gelecekleri düşünüyordum.
Koğus sorumlusu sordu 'Mehdi, teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi
zedeler mi?'
Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken Mehdi gırtlağını temizledi,
konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım.
'Bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana kaçacak çok
fırsat bırakır.
İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur.
Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın
bencilliğini beslemezse kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygıyı
yitirmemek için aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik ya da
bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer
teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç
yenilmedim'.
Sessizlik oldu.
Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri
karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle
aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi'yi istedi
yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı.
Hiçbir kayıt yoktu. Direk sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında benle
Mehdi'yi karşısına oturttu, hikayesini ona da anlattı Mehdi.
'Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka
bağlayıp nasıl sonladın Mehdi?' dedi koğus sorumlusu.
'Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?' diye cevap verdi Mehdi ve devam etti.


'Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya
şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle doğrusuyla
yaşadık dibine kadar. Ve bizim yasayışlarımızın bize gösterdiği doğrular
oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi olduk. Bir
felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. Şimdi siz başkalarının hayat
deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini, bir ülkenin
kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve
harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz? Veya bu coğrafyada yaşayanlar
sizin için ne ifade ediyor?' diye konuştu Mehdi.
Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim
çıkmıştı dergilerde ama Mehdi'nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir
yorum bile felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana
göstermişti.
İleriki günlerde Mehdi o bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı
anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi
olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik
bir taraftar olup çıkmıştık.
Şimdi anlayabiliyorduk Mehdi'yi, bu kadar bir futbol takımını sevip,
maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde
Beşiktaş'ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada oynanan oyun değil, taraf
olmanın hazzı yakıyordu ve bağlıyordu beynini.


82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan kendi memleketine yakın
cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi'ye
yapışan örgüt davası cok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale
gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hala suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu.
Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş sampiyonluğa
koşuyordu. Akşam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken Mehdi bir an
önce spor haberlerinin gelmesini bekliyordu. Yaza doğru karar çıktı, devlet
düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti
Mehdi'nin. Hakim daha önce işlenmiş suçu olmadığından hafifletici sebeblerle
cezasını müebbete çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı.
Mehdi'yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakindi ama hüzünlüydü.
'Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı
seyredemeyecek miyim şimdi?' dedi Mehdi ve devam etti.
'Bir de benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkında bile
değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim.'
Mehdi sevdigi kızı uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı,
gülüşünü anlattı, evinin yönünü anlattı, bakışlarını anlattı.
Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün
önüne.
Söyleyemedim ama ben de âşık olmuştum o kıza, Mehdi'nin kızına.
Karara çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının
anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere,
Eskişehir'e, ki en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada
oynayacaktı, şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilk yaz
günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki
mahpusluğa değil, İstanbul'dan Es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir
tebessüm vardı yüzünde.
Otobüs geceyarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir
hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikâyeyi dinler olmuştu artık.
Yemekler yenildi otogarın lokantasında, adam hürmet görüyordu ve şoförlerin
masasındaydı artık. Bir an önce otobüse dönüp Mehdi'yi dinlemek
istiyorlardı. Oysa Mehdi bagajda kendi hikâyesinden habersiz, öylesine
cansız toprağa doğru seyrine devam ediyordu.
'Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?'diye sordu şoför. Adam kaldığı yerden
devam etti.
Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp
çıkacaktık.
Bu sevince bir de Beşiktaş'ın Eskişehir'i 3-0 yenip şampiyon oluşu da
eklenince, o gece hem Mehdi'yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için
eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra ben de ayrıldım oradan. Bursa
hapisanesine sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir'den inanılmaz haberler
geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk. Mehdi gelen sevklerle
iyi haberlerini gönderiyordu, bir de boncukçuluğa merak sarmış, çakmak
kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah-beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra
mektup da yazıyordu, ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde.
Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine.
Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir'de. İçim içimden gitti Mehdi
dedim.
Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları. Ben
tahliye oldum. Mehdi'yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir'deki isyanı o
başlatmış. O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi
kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul'a döndüm.
İçim içimi yiyordu. Mehdi'yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum,
Beşiktaş'ta. Onlar da kovalıyorlardı işi ama nafile. Birden karşıma o çıktı.
O kız. Mehdi'nin sevdiği kız, Mehdi'yi sordu. Büyülenmiştim.Konuşamadım bir
süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama
içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye başladık, bir süre sonra
Mehdi'den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.
Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, 'yapılır mı bu?' diyordu
bir kısmı, diğer yandan 'niye olmasın ki' diyordu arka taraftakiler.
Otobüs Karadeniz'e paralel virajlari ala ala, sabaha karşı Vakfıkebir'e
ulaşmışlardı. Adam konuşmaya devam etti, 'Onunla evlendim. Beşiktaş'ta ev
tuttuk. Mehdi'den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk.
Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular,
gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklıma ve
söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı, sevdası. Nerede
kalmıştı o yüce teoriler. Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım.
Çocuğumuz da oldu bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik, 'Mehdi'.
Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş
buldum sonraları. Kalem katipliği gibi bir şey belediyede. Yıllar geçti,
Mehdi'den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama
ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım. Yıllar geçti aradan.
Bu sene bir maçta yeni açıkta bayrağını siyah-beyaza çeviren partililerin
arasında görür gibi oldum sanki. Saçları beyazlamış bir adam peşinden
koştum, yetişemedim. O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım. Tekrar aklıma
düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu.
Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin'de, Antep'te, Bingöl'de yatmış.
Hastalanmış. Yaralanmış. Önceden suç işlediği maddeler Avrupa Birliği uyum
yasalarıyla ortadan kalkınca suçları da ortadan kalkmış, sonra da Rahşan
Hanım affından salıverilmiş.
Demek doğruymuş, oymus. Sonra muhtarlıkları dolaşıp kaydını aradım.
Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar.
Uyku çökmüştü otobüse. Artvin gözüküyordu, ama viraj, viraj, viraj.
Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin.
Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikâyesini. Geçen hafta iki
polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni, mahpusluktan kalma
alışkanlıkla. Bir kâğıt tutuşturdular elime. İstinye Devlet hastanesinden
çağırıyorlardı beni. Ne için diye sordum, tesbit dediler. Ceketimi aldım
çıktık.
Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış,
beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı,
yatan Mehdi'ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar cesedi
yatıyordu sedyede.
'Başınız sağolsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak,
kardeşinizmis, Allah sabırlar versin!'
Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. Yıllardır aradığım adam
karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz. Evrakları hazırladılar, işlemleri
yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı başbaşa kalmıştık. Doğum yeri
gözüme çarptı Mehdi'nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin'e götürüp gömmeye
karar verdim.
'Peki, kimi kimsesi kalmamış mı garibin Istanbul'da?' dedi muavin.
'Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan başım belaya
girmesin diye bulaşmadı cenazeye' diye cevap verdi adam.
Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alındı Mehdi. Yukarı
mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam
sordu, 'Merhumu nasıl bilirdiniz?' Hep bir ağızdan 'iyi bilirdik' sesi
yankılandı.
Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi.
Ama aşkı hiç ölmemişti.

 

Sarkis Hatspanian

 

 

ÜNLÜ KARİKATÜRLER

Biraz eğlenmek ve güzel gülümseyişler için 

hemen tıklayın.

YÖNETİCİYE MESAJ

Mail göndermek için tıklayın.